Tarihe Dokunmak: Bursa ve İstanbul Üzerine Notlar

Son zamanlarda, Türk ve İslam medeniyetinin köşe taşlarını oluşturan birkaç kadim şehri gezme imkânım oldu. Bu seyahatler sırasında, özellikle İstanbul ve Bursa’nın tarih kokan sokaklarında yürürken kalbime düşen izlenimleri kâğıda dökme ihtiyacı hissettim. Yaşıtlarım hatırlayacaktır; bir zamanlar “Gezelim Görelim” isimli bir televizyon programı vardı. O programda şehirler sadece fiziksel mekânlar olarak değil, ruhları olan canlı varlıklar gibi tanıtılırdı. Tarihî misyonlarıyla, yaşadıkları çağın ruhunu izleyiciye hissettirirlerdi.

Bursa, o koca cihan imparatorluğu Osmanlı’ya bir dönem başkentlik yapmış, “yeşil” sıfatını hak eden sokaklarında zamanın derin izlerini barındıran bir şehir. Neden “tarihin sosyolojiyle buluştuğu şehir” dediğimi şöyle açıklayayım: Jeopolitik konumu ve tarihsel önemi sebebiyle Türkiye’nin dört bir yanından göç almış; bu da onu hem kültürel hem sosyolojik açıdan zengin bir mozaiğe dönüştürmüş. Bu toplumsal çeşitlilik, şehrin tarihî dokusuyla birleştiğinde ortaya hem renkli insan manzaraları hem de yaşanılası bir kent çıkıyor.

Bursa denince zihinde beliren ilk yapı kuşkusuz Ulu Cami. Ardından Yeşil Türbe, Osmangazi ve Orhangazi’nin türbeleri gelir. Bu yapıları çevreleyen tarihî dokular ise adeta geçmişin bugüne fısıltısıdır. Ulu Cami’nin içinde, yeni yapılarda rastlanmayan bir huzur, bir enerji saklı. Asırlardır yapılan duaların, edilen niyazların duvarlarında biriktiği; sütunlarında vakarla yükselen bir mabet. İçeri girdiğinizde kalbinizi kaplayan ferahlık, sizi yalnızca mimariyle değil, tarih boyunca o kubbenin altında bulunmuş padişahların, devlet adamlarının varlığıyla da sarar. Bir yandan huşu, bir yandan tevazu… Camiden çıkıp Osman Gazi ve Orhan Gazi’nin türbelerine uğradığınızda ise aynı hissiyatın başka bir yüzüyle karşılaşırsınız: gururla karışık bir saygı, sessizce eğilen bir baş, içten yükselen bir dua.

Bu ziyaretin ardından Kozahan’a uğramadan olmaz. Bir kahve içimi kadar eski zamanlarla baş başa kalabileceğiniz bir han. Eskiden alışveriş merkezlerinin ruhu vardı; taşları, avluları, insanları birbirine yakındı. Oysa şimdi, beton yığınlarının ortasında “modern” diye adlandırılan yapılar, o insani boyutu ne kadar karşılayabilir, düşünmek gerek.

Gelelim İstanbul’a…
Bursa’dan feribotla iki saatlik bir yolculukla ulaştığımız Sirkeci-Eminönü İskelesi’nden yürüyerek Ayasofya’ya vardık. 1500 yılı aşkın süredir tarihe tanıklık eden bu abidevi yapının içinde bulunmak bile bir huşu hâli, bir iç huzur sebebiydi. Sultanahmet Camii’ne bakan cephesinde oturup gözlerinizi kapatmanızı, ezanı dinlemenizi öneririm. Ayasofya’nın minaresinden yükselen çağrıya, sanki Sultanahmet’in minaresi cevap verir gibi… Bu iki ezan sesinin ardışık yankısı, sizi başka bir âleme taşır mutlaka.

Yerebatan Sarnıcı… Sanatla mimarinin iç içe geçtiği, taşın suya, sessizliğin zamana karıştığı bir mekân. Oradayken, sanatın ruhu mimaride hayat bulur da, sanatsız bir mimarinin ne büyük bir yoksunluk olduğunu düşünürsünüz—bugünün birçok yapısında görüldüğü üzere.

Gülhane Parkı ise tarihin gölgesinde nefes alınacak bir yer. Hatt-ı Hümâyun’un burada okunmuş olması bir yana, insanın zihnine daha çok Nazım Hikmet’in ağaca tırmanarak kaleme aldığı dizeleri düşer:

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında…”

Hangi ağaçtaydı bilinmez; ama o şiirin yankısı hâlâ rüzgârda asılı kalmış gibidir.

Ve nihayet Topkapı Sarayı…
Cihan devleti Osmanlı’nın üç kıtadaki topraklarının kalbi, bu zarif avluların içinde atardı. Avlularındaki sadelik, binalarındaki ihtişamla bütünleşir. Devlet ile insanı, güç ile nezaketi buluşturan bu mimari; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesinin taş, mermer ve ahşapla vücut bulmuş hâlidir. Kutsal emanetlerden padişahların kişisel eşyalarına, o devirlerin gündelik araç gereçlerine kadar her ayrıntı, bir medeniyetin zarafetle işlenmiş hatırası gibidir.

Bu yazıyı neden kaleme aldım?

Aslında yalnızca gezdiğim yerleri anlatmak değildi maksadım. Şehirlerin insansız, insanların da şehirsiz anlam kazanamayacağını yeniden hatırlatmak istedim. Asıl meselem, insan ile şehir arasındaki derin ilişkiyi gözler önüne sermekti. Bu noktada Hacı Bayram Veli Hazretlerinin veciz sözü kulaklarımda yankılanıyor:

“İnsan, şehri inşa ederken aslında taşla toprağın arasında kendini inşa eder.
Gönülde her ne var ise şehir olarak görünür.
Gönlü taş olanın şehri taş, gönlü aşk ile dolu olanın şehri gülistan olur.”

Bilimin sanata, sanatın estetiğe, estetiğin medeniyete dönüştüğü bir zincirde, şehirler bu bütünün görünür yüzüdür. İnsan topluluklarının mimarileri arasındaki farklılık, onların dünya görüşünü de yansıtır. Japon mimarisiyle Fransız mimarisi nasıl farklıysa, bizim de geleneğimizden süzülen Türk mimarisiyle geleceği şekillendirebileceğimiz bir yolumuz, bir tarzımız var. Nitekim son yıllarda kamu binalarında bu tarzın izlerini daha sık görmeye başladık. Bilimin harcına insanı, yapının temeline estetiği ve sanatı katabildiğimiz sürece, medeniyetimizin mimarî yansımasını da yaşatabileceğiz.

Bir milletin mirasını yeniden görünür kılmak; bunu okullarda, hastanelerde, üniversitelerde ve kamu binalarında yaşatmak, yalnızca geçmişe saygı değil, aynı zamanda gelecek nesillere bırakılacak zarif bir mesajdır.

Eski yazılarımdan bir dörtlükle bu yazıya bir son verelim:

Şehir bir akvaryum ise, insan balıktır.
Şehir bir bina ise, insan tuğladır.
Şehir bir gökyüzü ise, insan buluttur.
Şehir bir bardak ise, insan sudur…

Tam da bu yüzden, şehir dediğimiz şey sadece taş ve topraktan ibaret değildir. O, insanın iç dünyasının dışa vurmuş hâlidir; duyguların, hayallerin, inançların ve hatıraların somutlaştığı yerdir. Bir şehir, içimizde taşıdığımız ne varsa onun aynasıdır. Eğer bir şehir güzelse, bilin ki içinde yaşayanların gönlü de güzeldir. Eğer bir şehir yıkıksa, orada unutulmuş umutlar, ertelenmiş sevgiler, susturulmuş hikâyeler vardır. Çünkü insan, nasıl yürürse şehir öyle şekillenir. Şehir, nasıl yaşarsa insan öyle hatırlanır.

Vesselam.

By Dr. Ahmet Yalkın

Dr. Ahmet YALKIN, 1979 yılında Yozgat-Boğazlıyan’da doğdu. İlk öğrenimini Yozgat’ta, orta öğrenimini ise Kayseri’de tamamladı. Lisans eğitimini Erciyes Üniversitesi Kimya Bölümü’nde, yüksek lisansını ise aynı alanda Bozok Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. 2024 yılında Mersin Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. Kariyerine 2002 yılında Yozgat Merkez Atatürk Lisesi’nde öğretmen olarak başlayan Yalkın, çeşitli eğitim kurumlarında öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulunmuştur. 2014 yılında atandığı Mezitli İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğü görevinin ardından, 2020 yılından beri Tarsus Üniversitesi’nde meslek hayatına devam etmektedir. Ahmet Yalkın, Avrupa Birliği, kalkınma ajansları ve sosyal-kültürel projelerde koordinatörlük yaparak çeşitli proje ve araştırmalara katkıda bulunmuştur. Fen bilimleri, özel eğitim ve kimya alanlarında bilimsel çalışmalar yürütmüştür. Ayrıca, Fütüristler Derneği ve Mersin Valiliği Proje Koordinasyon Birimi bünyesinde kurulan Mersin Geliştirme ve Araştırma Derneği (MERGAD) Yönetim Kurulu Üyesidir. Bilim ve sanat alanındaki yazılarını kişisel internet sayfasında paylaşmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir