Cumhuriyet’in düşünce atlasında derin izler bırakmış öncülerle yolculuğumuz sürüyor. Bu yazı dizisinin yeni durağında, yalnızca bir eğitimciye değil; toprağa eğilen, insana inanan, geleceği bilgiyle yoğuran bir öğretmene kulak veriyoruz: İsmail Hakkı Tonguç. Onun hayatı, sadece bir eğitim modeli değil, bir insanlık tasarısı. Bu dizide, çağını aşan fikirlerin izini sürüyor; kurdukları hayallerin bugünkü yankılarını arıyoruz. Her biri kendi dönemine bir meşale tuttu. Kimi karanlığı görerek, kimi kalabalığın suskunluğuna direnerek. Şimdi, İsmail Hakkı Tonguç’un adımlarını izliyoruz. Eğitim nedir, kim içindir ve nasıl dönüştürür… sorularına birlikte bakıyoruz.


Bir çocuk düşün, sırtında yırtık bir çuval, elinde kalemle değil, kürekle yola çıkmış. Yüzünde güneşin bıraktığı iz, gözlerinde uzak bir köyün sessizliği. Doğduğu yer, Silistre’nin Tatar Atmaca köyü. Annesi Dobrucalı Vesile Hanım, babası Kırım’dan göçmüş İdris. Sekiz kardeşin en büyüğü. Sıraların olmadığı, kitapların eksik olduğu bir dünyada, öğrenmenin yükünü ilk önce omuzlarında değil, yüreğinde taşıyor.

İlkokulu köyünde okuyor, sonra Silistre Rüştiyesi. Ardından tek başına İstanbul’un yolunu tutuyor. Bir valiz yok yanında, bir yol arkadaşı da değil. Kendiyle geliyor. Kastamonu Muallim Mektebi’ne gönderiliyor, sonra İstanbul Muallim Mektebi. I. Dünya Savaşı’nın açlıkla, yoklukla yazıldığı yıllar. Ama onun içindeki açlık bilgiye değil sadece; anlamaya, anlam katmaya. 1918’de Almanya’ya gönderiliyor. Ettlingen’de öğretmenlik eğitimi alıyor. Geri çağrılıyor. Eskişehir’de resim, el işi, beden eğitimi öğretmeni oluyor. Ardından yine Almanya, sonra Konya, Ankara, Adana, tekrar Avrupa… Her gidişinde kendine, her dönüşünde memlekete bir parça daha katıyor.

1926’da Ankara’da yabancı eğitimcilerle birlikte düzenlenen “İş İçin, İş İçinde, İşle Eğitim” kurslarında, yalnızca yöntem değil, bir zihniyet inşa ediliyor. O zihniyet, sadece öğretmeyi değil, birlikte yapmayı, birlikte üretmeyi esas alıyor. 1935’te İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne atanıyor. Elinde bir kalem değil artık; önünde bir ülke var. Kuracağı şey okul değil sadece; insanın kendine, toprağına, emeğine yeniden bağlanacağı bir yapı. Adı: Köy Enstitüleri.

Türkiye o dönemde başka bir yoksullukla boğuşuyor. Okuma yazma oranı yerlerde, köylerde tek sınıflı binalar, ne öğretmen yeterli ne araç gereç. Ama Tonguç için eksiklik, çaresizlik değil. İmkânsızlık, yeni bir dilin başlangıcı. O dili, taşın altına elini koyanlarla yazıyor. Eğitmen kursları açılıyor, askerden dönen okur yazar çavuşlar kısa sürede eğitilerek köylerine dönüyor. Bir halk, kendi içinden öğretmenini çıkarıyor.

1936’da Mahmudiye’de açılan ilk Eğitmen Kursu, sonra Çifteler, Kızılçullu, Pazarören… Toprak, bilgiyle çatlatılıyor. Her Enstitü bir yaşam alanı. Öğrenciler sabah tarlada çalışıyor, öğlen fizik dersi alıyor, akşam tiyatro yapıyor. Ellerle işlenen tahta sıralar, birlikte çalınan mandolinler, birlikte yükselen türküler. Eğitim sadece kafa işi değil artık; kalbin de, bileğin de, ruhun da meselesi.

Bugünün dilinde “disiplinler arası eğitim” deniyor ya; işte onun özüdür bu. Ziraat bilgisiyle biyolojinin, marangozlukla geometri çizimlerinin, halk danslarıyla beden eğitiminin, kimya dersliğiyle fırın yapımının iç içe geçtiği bir sistem. Öğrenme, yalnızca kitapla değil; çekiçle, tohumla, ritimle yaşanıyor.

O yıllarda teknoloji kısıtlı. Ne internet var ne projeksiyon. Ama kendi basımevini kuran, elektriğini üreten, aletini tasarlayan okullar var. Bugün maker hareketi, STEM, STEAM diye pazarlanan her şey, o yıllarda Anadolu’nun taşında toprağında çoktan hayat bulmuş.

Ancak bilirsin, çok ses bazen fazla gelir bazılarına. İşte bu yüzden 1946’da Tonguç görevden alınır. Enstitülerin önce fonksiyonu değiştirilir, sonra kapatılır. Eğitim yine tek sıraya, tek cevaba, tek kitaba hapsolur.

Tonguç, 1954’te kendi isteğiyle emekli olur. 1958’de hastalanır, Almanya’da tedavi görür, 1960’ta Ankara’da vefat eder. Geride yalnızca yazdığı kitaplar, verdiği dersler, yaptığı reformlar değil; yarım kalmış bir düş bırakır.

Bugün sınıflarda akıllı tahtalar var. Laboratuvarlarda deney setleri, kütüphanelerde dijital kataloglar. Ama hâlâ çocuklar toprağa basmadan büyüyor. Hâlâ öğrenci üretmeden sınav çözüyor. Hâlâ öğretmen yalnızca müfredatı anlatıyor, çocuğun dünyasına dokunmuyor. Tonguç’un ruhu eksik kalan her sistemde yankılanıyor. Çünkü onun kurduğu yapı bir müfredat değil, bir anlam çağrısıydı.

Ankara Cebeci Asri Mezarlığı’nda bir taşın altında yatıyor şimdi.İsmail Hakkı Tonguç’un adını anmak yeterli değil. Onun anlamını bugüne taşıyamadıkça, sadece bir dönemin hatırası olarak kalır. Oysa hâlâ işlenmemiş topraklar var. Hâlâ sorulmamış sorular, dokunulmamış hayatlar, anlatılmamış bilgiler…

Eğitim bir binaysa, temeli hâlâ orada duruyor. Sessiz, ağır ama sarsılmaz. Tıpkı Tonguç gibi.

By Dr. Ahmet Yalkın

Dr. Ahmet YALKIN, 1979 yılında Yozgat-Boğazlıyan’da doğdu. İlk öğrenimini Yozgat’ta, orta öğrenimini ise Kayseri’de tamamladı. Lisans eğitimini Erciyes Üniversitesi Kimya Bölümü’nde, yüksek lisansını ise aynı alanda Bozok Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. 2024 yılında Mersin Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. Kariyerine 2002 yılında Yozgat Merkez Atatürk Lisesi’nde öğretmen olarak başlayan Yalkın, çeşitli eğitim kurumlarında öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulunmuştur. 2014 yılında atandığı Mezitli İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğü görevinin ardından, 2020 yılından beri Tarsus Üniversitesi’nde meslek hayatına devam etmektedir. Ahmet Yalkın, Avrupa Birliği, kalkınma ajansları ve sosyal-kültürel projelerde koordinatörlük yaparak çeşitli proje ve araştırmalara katkıda bulunmuştur. Fen bilimleri, özel eğitim ve kimya alanlarında bilimsel çalışmalar yürütmüştür. Ayrıca, Fütüristler Derneği ve Mersin Valiliği Proje Koordinasyon Birimi bünyesinde kurulan Mersin Geliştirme ve Araştırma Derneği (MERGAD) Yönetim Kurulu Üyesidir. Bilim ve sanat alanındaki yazılarını kişisel internet sayfasında paylaşmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir