“Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir,
Mübtelâ-yı gam’a sor kim geceler kaç saat.”

Zamanı saatle tartanlar, göğü cetvelle ölçenler bilmez bu geceyi.
Çünkü bu gece saatle değil, gamla ölçülür.
Ve gam ehli bilir ki şeb-i yeldâ, yalnız yılın değil, gönlün de en uzun gecesidir.

Bugün, gündüz kaçsa da kısa, gece uzundur. Fakat karanlık yalnız gökyüzünde değil, kalbin de köşesindedir. Bir kederin, bir bekleyişin, bir sabrın içinden geçer insan. Her gecenin bir sabahı vardır derler; doğrudur. Lakin o sabaha varmak her nefse nasip olmaz; sabırla, sebatla, metanetle yürüyene müyesser olur.

Her sabah bir nimettir; lakin o nimet, evvelâ bir külfeti celb eder. Külfetin ardında izzet, izzetin ardında meşakkat, meşakkatin ardında ise kıymet gizlidir. İnsan, bu yolun yolcusudur: karanlıktan ışığa, sabırdan ferehâta, geceden sabaha.

Çünkü…

“Gecenin en karanlık anı, şafak sökmeden az önceki andır.”

Bir menkıbeye kulak verelim.

Vaktiyle zamanın ötesinde efsânelerin diyarında, Mîrana adında bir peri var idi. Bu peri, gecelerin sultanıydı; yıldızlarla konuşur, ayın peşinden gider, yalnızlığı geceye işlerdi. Kalbi karanlıktan yapılmıştı lakin içinde bir ışık arayışı da gizliydi.

Bir gün, sabahın oğullarından biri olan Şefak, Mîrana’nın karanlığına tutuldu. Onun sessizliğinde bir hikmet, onun geceyle olan muhabbetinde bir sır sezdi. Lâkin Mîrana, ışığı kabul etmezdi; çünkü ışık geldiğinde onun saltanatı sona ererdi.

Şefak ona dedi:
“Ey uzun gecelerin perisi, neden karanlığı bu kadar seversin?”

Mîrana, mahzun bir tebessümle şöyle cevap verdi:
“Çünkü karanlıkta insan kendini duyar, gecede hakikat dillenir. Lakin ben dahi bilirim ki, şafak olmadan mana tamam olmaz.”

İşte o gün, en uzun gecenin sabahında, Mîrana kendi kalbinin içine ilk kez ışık düşürdü. O geceden sonra karanlık da bir sır taşıdı, aydınlık da bir edep.

Derler ki, o gün bugündür en uzun gece, sabahı en yakından bekleyen gecedir.

Ey okuyan, bu gece uzun diye gam çekme. Zira karanlık uzadıkça, sabah da yaklaşır. Her külfet bir izzet doğurur, her izzet bir kıymet verir. Yeter ki sen, sabrın ipini bırakma.

Gecelere düşen keder, sabahın aydınlığıyla kıymet kazanır.

Unutma:
Şeb-i yeldâ geçicidir, lakin sabır bâkîdir.

Vesselam.

By Dr. Ahmet Yalkın

Dr. Ahmet YALKIN, 1979 yılında Yozgat-Boğazlıyan’da doğdu. İlk öğrenimini Yozgat’ta, orta öğrenimini ise Kayseri’de tamamladı. Lisans eğitimini Erciyes Üniversitesi Kimya Bölümü’nde, yüksek lisansını ise aynı alanda Bozok Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. 2024 yılında Mersin Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. Kariyerine 2002 yılında Yozgat Merkez Atatürk Lisesi’nde öğretmen olarak başlayan Yalkın, çeşitli eğitim kurumlarında öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulunmuştur. 2014 yılında atandığı Mezitli İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğü görevinin ardından, 2020 yılından beri Tarsus Üniversitesi’nde meslek hayatına devam etmektedir. Ahmet Yalkın, Avrupa Birliği, kalkınma ajansları ve sosyal-kültürel projelerde koordinatörlük yaparak çeşitli proje ve araştırmalara katkıda bulunmuştur. Fen bilimleri, özel eğitim ve kimya alanlarında bilimsel çalışmalar yürütmüştür. Ayrıca, Fütüristler Derneği ve Mersin Valiliği Proje Koordinasyon Birimi bünyesinde kurulan Mersin Geliştirme ve Araştırma Derneği (MERGAD) Yönetim Kurulu Üyesidir. Bilim ve sanat alanındaki yazılarını kişisel internet sayfasında paylaşmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir