1925’te Gaziantep’te dünyaya gelen; orta boylu, kıvırcık saçlı, yüzü daima mütebessim, parlak ve canlı gözlerinden zekâ kıvılcımları saçan bir adam olarak tasvir edilen Türkmen Beyi Dündar Taşer’in kitabının adıdır ‘Mesele’. Yukarıdaki tasvir ise çok sevdiği arkadaşı Erol Güngör’e aittir.
Kitabının adından yola çıkarak kendisini tanıtmak ve asıl meselemiz olan yazımızdaki ‘ Mesele ‘ vurgusuna dikkat çekmek istedim.
Aslında bizim meselemiz; Prof. Dr. Fuat Sezgin’in, Prof. Dr. Aziz Sancar’ın, Dündar Taşer’in, Erol Güngör’ün, Yahya Kemal’in, Cemil Meriç’in meselesidir
Adını yazarak andığım kişilerden misallerle yazıya devam edeceğim için yukarıda belirttiğim isimlerin haricindeki; adını sayamayacağım binlerin, on binlerin, yüz binlerin, milyonların meselesidir…
Siyasi görüşünün, dini inancının ve hayata hangi pencereden baktığının hiçbir önemi bulunmayan fakat dertleri devlet ve millet olanların meselesidir.
Yazımıza başlık olarak ruh üfleyen rahmetli Dündar Taşer, Ankara’da elim bir trafik kazasında hayata gözlerini yumduğunda 47 yaşındaydı.
Ziya Nur, O’nun kaybını şöyle anlatmıştır: ‘‘Milletimiz son asırda yetiştirebildiği en büyük fikir, hareket ve dava adamlarından birini, belki de en mühimini kaybetti.”
Sohbetlerinde zekasını düşünce dünyasıyla birleştirerek etrafındakileri bir ırmağın üzerine düşen gül yapraklarını sürüklemesi gibi tarih ve felsefe yolculuğuna çıkaran bir hatipti.
Onları adeta anlattığı devirlere götürerek o zamanı yaşatan ve geri getirerek içinde bulunduğu An’ları değerlendirmelerini sağlayan eşsiz bir fikir adamıydı.
Kızı Yasemin babasını anlatırken şöyle bahsetmiştir: ”Ona bu gücü veren, sadece zekası ve engin kültürü değildi; dikkat edilmelidir; o, kendi gözü ile gören insandı; Türk aydını idi. Her çiçekten bir şeyler alan ama balını üreten, yani kendi düşüncesini kendisi üreten bir kafa idi.”
Taşer bir yazısında milletin yapay bir varlık olmadığını , alimlerin yahut sanatçıların bir millet yapamayacaklarını söyler ve şöyle anlatır: ” Millet, binlerce sene içinde, kanın, imanın, duyguların birleşmesi ile yoğrulmuş; müşterek kıymet hükümleri halinde billurlaşmış, müşterek davranış halinde görünmekte olan, haz ve elemi beraber tadan, birbirinden haberi yokken de birbiri gibi olan varlıktır.”
Taşer’in dünyasında ırkçılığa da yer yoktur. ” Bu vatan toprakları üzerinde yaşayan Türklük şuurunu taşıyan, Türk kültürünü benimseyen herkes Türk’tür” tanımıyla ” Nerede bir evliya kabri varsa, orası Türk toprağıdır. ” diyerek konuyu özetler.
Orta Asya Bozkırlarından beri at sürüp kılıç hakkı ile fethettiğimiz on altı devletimiz vardır. Bu devletler boyunca hayatını sürdürmüş milletimizin; örfleri, adetleri, gelenekleri ve görenekleri milli bir cemiyet ruhunu oluşturur.
Bu cemiyet ruhu ise adına millet diyebileceğimiz bir kutsalı meydana getirir. Milletin varlığı da devletin varlığıyla doğrudan alakalıdır.
Taşer’in sözleriyle devam edecek olursak: ”Biz beş bin sene süren tarihimiz boyunca on altı cihan devleti kurmuş bir milletin çocukları olarak, bu neticeye on yedinci defa varabileceğimize inanıyoruz. Biz büyük bir milletiz ve tarihte büyük olan milletlerin sayısı çok değildir. Büyük milletlerin zaferleri de ızdırapları da büyük olur ” (D. Taşer, Mesele, s.135.)
2019 yılının şahsına ithaf edildiği ve yakın zamanda ahirete irtihal eden hocamız Prof. Dr. Fuat Sezgin: Dr. Fuat Sezgin, İslam alimlerinin bilimsel keşiflerini gündeme taşıyarak Türklerin ve genel olarak Müslümanların uygarlığı ilerletme becerisini geniş kitlelere göstermiştir.
Böylece kendi tabiriyle ‘‘Müslümanların gereksiz yere aşağılık kompleksi içinde yaşamalarına” engel olmaya çalışmıştır.
Hatıratında bahsettiği birçok hadisenin ortak noktası Müslüman ve Türk bilim insanlarının tarihte birçok büyük buluşlara sahip olduklarıdır. Bu sayede tarihi seyri değiştiren kadim bir geleneğimiz ve medeniyetimizin bulunduğu gerçeğinden yola çıkar ve milletimizin asla kendini küçük görmemesi için telkinde bulunur. Çünkü tarihte bunu başaran millet, şimdiki aziz millettir.
Fıtrat değişse de kan aynı kandır…
Misafirlerine altın tabaklar içinde türlü yemekler ikram eden Attila, kendisi tahta bir çanakta, tek türlü yemeğini yerdi.
Belki de Attila’nın varlığını bile bilmeyen Yavuz Sultan Selim’in de yemek yeme usulü böyleydi. Attila’nın Bizans İmparatoru’na yazdığı mektupla, Kanuni’nin François’e yazdığı mektup da aynıdır.
Fıtrat bazen Attila olarak görünür, bazen Eren Bülbül…
Nobel ödüllü bilim insanımız Prof. Dr. Aziz Sancar katıldığı bir programda gençlere şöyle seslenmiştir: ”Bir şeyler söylemekle hiçbir şey olmuyor; çalışmak gerek, çaba sarf etmek gerek. Sadece çok çalışarak başarı elde edebilirsiniz. Çabayla elde edilen başarıyı kimse inkâr edemez. İster Amerika ister Avrupa isterse de dünyanın herhangi bir yeri olsun, kimse çalışkan insanın karşısında duramaz.”
Prof. Dr. Aziz Sancar’ın söylemlerinden çıkardığımız ders rahmetli Dündar Taşer’in ve Prof. Dr. Fuat Sezgin’in mesajlarıyla aynıdır. Çalışmak, inanmak ve başarmak üçgeninde geçen ömürleri buna birer örnektir.
Cemil Meriç, Taşer’in kitabı ( Mesele ) hakkındaki kaleme aldığı bir yazısında şöyle der:
”( … ) Tarihin derinliklerinden kopup gelen bu sesin layık olduğu yankıyı uyandırmaması ne kadar hazin. Ne ikbal sarhoş etmiş Taşer’i, ne bozgun yeise düşürmüş. Feleğin ” germ-ü serd”ine vakur bir tebessümle bakmasını bilen yalçın bir irade. Bu yiğit mücahidin de Koçi Bey, Sarı Mehmet Paşa ve Cevdet Paşa gibi tek kaygısı var: Devlet-i Ebed Müddet in Devlet-i Ebed Müddet olması.”
Yukarıda anılan; Ahmet Cevdet Paşa, Koçi Bey ve Sarı Mehmet Paşa’nın ortak özellikleri ‘ siyasetname’ olarak adlandırılan kitapların yazarları da olmalarıdır.
Yönetim kademesindeki kişilere türlü tavsiyeler içeren bu kitaplar devletin varlığının ve birliğinin devamı için altın değerinde öğütler içeren ve Türk Devlet hayatına yön veren kadim eserlerdendir.
Geçenlerde rahmetli Cemil Meriç’in kızı Prof. Dr. Ümit Meriç’in 1992 yılında yayınlanan ”Cevdet Paşa’nın Toplum ve Devlet Görüşü” kitabının baş sayfalarında, Yahya Kemal’in sözleri ile karşılaştığımda bu yazının genel hatları da aklımda şekillenmişti.
Ahmet Cevdet Paşa’ya göre devletlerin tarihlerini değiştirecek olanlar olgun ve tecrübeli devlet adamlarıdır.
Paşa’ya göre: ”Bir devlette gerileme ve hastalık emareleri ortaya çıkmışsa, devlet adamının yapması lazım gelen şey mevcut değişiklikleri görmek, anlamak ve devletin o anki ihtiyaçlarını ve zamanın hükümlerini incelemek, muhakeme etmek ve idareyi ona uydurmak ve mevcut düzeni, inceliklerini görmesini bilen gözlerinin önündeki duruma uygulamaktan ibarettir.” ( Tarih, I, 71. )
Ahmet Cevdet Paşa medeniyetin maddi şartlarını ise şöyle sıralar.
- Medeniyetin doğması için toplumun toprağa yerleşmesi gerekir.
- İklimin müsait olması lazımdır.
- Daha eski bir medeniyetin mirası gereklidir.
Paşa bir gerçeği ifade ederken ona duygularını karıştırmaz. ” Medeniyetler ölür fakat medeniyet hep ilerler. ” diyerek tarihi seyirdeki tekamüle dikkat çeker.
Medeniyetle birlikte ”Devlet” olgusu da hep ilerler…
İşte bu minvalde Dündar Taşer; Türk milletinin yeni bir yükselişle büyük ve güçlü olacağına şiddetle inanan ve bu heyecanı çevresine veren bir insandı. Şöyle diyordu: ” Yüz kırk yıldır mecrasından çıkmış su misali, çamurla bulanan Türk milleti ve Türk medeniyeti, tarihi yatağına girecek ve elbette engin denizlere erecektir.”
” Büyük milletlerin hayatı, büyük denizlere benzer. Türk milleti bir okyanustur; medleri cezirleri vardır. Batı Türklüğünün med’di (yükselişi) Sakarya’dan başladı, Viyana’ya Yemen’e, Cezayir’e dayandı.
Cezr’i(çekilişi ) 1922’de Sakarya’da bitti. Şimdi yükseliş halindeyiz; Sakarya’dan çıktık, İzmir’e Edirne’ye, Hatay’a vardık; bütün eski sahilleri örteceğiz ve eski hudutları geçeceğiz.” ( Nevzat Köseoğlu / Dündar Taşer )
Birinci yükseliş için Yahya Kemal,
”Gelmiştik bir zaman Sarı Saltuk’la Asya’dan,
Bir Diyar’ı Rum’a dağıldık Sakarya’dan,”
demişti.
İkinci yükseliş için Necip Fazıl,
”Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya…’
der.
Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün ”Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” dediği Türk istikbalinin evlatları olarak gün, Sakarya gibi ayağa kalkma günüdür.
İnsanı yaşat ki devlet yaşasın diyen gelenekten, İnsanı yücelt ki devlet yücelsin diyen geleceğe…
Yazımıza sebep:
Gücünü köklerinden alan koca bir çınara benzeteceğimiz Türk tarih ve medeniyetini ilmek ilmek işleyerek etrafındakilere nakleden, millet olma bilincini biraz da romantizmle buluşturup, konuyu hep büyük devlete getiren bir deha olarak yazımıza başlığını veren Taşer’i, isimlerini andığımız veya anamadığımız diğer dava adamlarını rahmet ve minnetle hatırlayalım.
83 milyonun ortak kaderleriyle bir bütünü oluşturduğu Türk Milletinin devletiyle birlikte önümüzdeki yıllarda çağın gerektirdiği gelişmeleri emsallerinden fazla göstererek muasır medeniyetlerin değil, onların da ötesinde bir gelişmişlik seviyesine çıkabilmesi için bu büyük şahsiyetlerin fikriyatlarını iyi anlamamız, onları örnek alarak kendi hayatımıza tatbik edip uygulayarak çok çalışkan olmamız gerçeğini aklımızdan çıkarmayalım.
Vesselam.
Şunu da belirtmek isterim. Yazımızda tarihi kişilikler olarak anılıp, sözlerinden alıntılar yapılan bu kişilerin siyasi görüşleri vb. bizi ilgilendirmiyor.
Bizi ilgilendiren husus bu şahsiyetlerin; Türk Milletindeki devlet bilincinin yükseltilmesi için verdikleri kutsal çabalarıdır.
İsimlerini anarak yad ettiğim bu kişilerin ortak yönleri;
Kadim geleneğimiz, töremiz, örfümüz ve milli değerlerimiz manzumesindeki devlet olgusuna karşı tutum ve davranışlarının bir ve benzer olmasıdır.
Yazıyı ak sakallı dedelerin, eli öpülesi ninelerin duaları ile bitirmek lazım gelir diye düşünüyorum.
Allah devlete zeval vermesin.
Sağlıcakla, hoşça kalın.
