24 Kasım’ın Ötesinde | Suffe’den Köy Enstitüleri’ne Öğretmenlik Ruhu

“Bu yazıyı öğretmen kimliğimle kaleme aldım.”

Takvim 24 Kasım’ı gösterdiğinde; çiçekler verilir, hediyeler uzatılır, kürsüler hazırlanır. Sözler çoğalır; “anlam ve önem” cümleleri havada uçuşur. Hepsine şükür, hepsinin yeri var. Yine de bugün o sahneden bir adım geri çekilip koridorun sessizliğine, öğretmen odasının yorgun masasına, sınıfın boş sıralarına bakmak istiyorum. Çünkü anlatmak istediğim, törenlerde görünmeyen, günlüğün kenarına not düşülen kısım.

Zil Çalınca Öğretmenlik Biter mi?

“Günde kaç saat çalışıyorsun?” sorusunu duyarım sık sık. Cevabı rakamla vermek içime sinmez. Zil, ders saatini bitirir; öğretmenin mesaisini değil. Laboratuvarda deneyini yarım bırakmış bir bilim insanı nasıl zihnini kapatamazsa, ben de gün biterken arka sıradaki çekingen çocuğu zihnimden çıkaramam.

Gün, şehirden önce uyanmakla başlar. Sessizlik, insanın kendini topladığı andır. Sınıfa adım atmak, kalabalığa konuşmaktan çok, tek tek yüzlere dokunma meselesi. Ses tonundaki en küçük kırılma, seçtiğin tek bir kelime, bir öğrencinin dünyasında iz bırakabilir.

Aylar; bordro satırlarına sıkışmaz.
“Bu ay kaç zihinde soru işareti uyandırabildim?”
“Kaç öğrencinin kendi sesini duymasına zemin hazırladım?”
diye düşünerek geçer.

Yıl da takvim yapraklarından ibaret değildir. Başını okula eğilmiş bir fidan gibi uzatan çocukları, her gün biraz daha toparlanan omuzları, yavaş yavaş yerine oturan özgüveni izleyerek ölçerim zamanı. Hasat, sınav takviminden değil; hayata karışan yüzlerden okunur.

Suffe’den Köy Enstitüleri’ne Öğretmenler Halkası

Bu mesleğin bugünkü anlamı, yalnızca bugünün sıralarında kurulmadı. Yüzyıllar boyunca Anadolu’nun, köy odalarında, taş mekteplerinde nice öğretmen iz bıraktı. Suffe’deki mürekkep damlası ile Anadolu’nun dört bucağındaki bacası tüten okullardaki öğretmenlerimizin alın teri damlası, aynı kutsal nehrin suyudur.

Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” sözü, bugün hâlâ sınıf kapısının eşiğinde duran en net hatırlatmalardan biri. Onunla birlikte, tarihi adeta bir büyük öğretmenler zinciri gibi okuyorum:

  • İlk ders halkalarını Suffe’de kuran, “Ben muallim olarak gönderildim” diyen bir Peygamber geleneği,
  • Farabi’nin, İbn Sina’nın, Birunî’nin talebeleriyle kurduğu ilmî halka,
  • Nizamiye medreselerinde ders veren Nizamülmülk’ün, ilmi devlet aklıyla buluşturma çabası,
  • Köy Enstitülerinde Hasan Âli Yücel’in, İsmail Hakkı Tonguç’un “köye giden öğretmen” idealini inşa eden gayreti,
  • Sivas’ın köylerinden, Halide Edip’in, Satı Bey’in farklı dönemlerde eğitimi bir diriliş meselesi olarak görmesi,
  • Cumhuriyet’in ilk yıllarında tebeşiri eline alıp Anadolu’nun ücra köşelerine giden isimsiz öğretmenlerin, tek sınıflı köy okullarında kurduğu küçük ama çok güçlü cümleler,
  • Bayrağın dalgalandığı her yeri vatan bilip, kalemini silaha kalkan yapan; Batman’da, Tunceli’de, en ücra mezralarda kara tahtanın başında şehadete yürüyen Aybüke’lerin, Necmettin’lerin aziz hatırası…

Her biri, bugünkü sınıfların arka planını oluşturan büyük birikimin parçaları aslında. Atatürk’ün “Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir” sözü, bu uzun halkayı bir cümlede topluyor. Ben de dersliğimin kapısını açarken, önümden geçmiş bütün bu öğretmenlerin sessiz adımlarını koridorlarda duyuyorum.

Görünmeyen Cephe ve Sınıfın Gerçeği

Dışarıdan bakıldığında öğretmenin hayatı birkaç dersten, birkaç evraktan ibaret sanılır. Oysa kapalı kapıların ardında; sistemin dağınıklığıyla, bürokrasinin ağırlığıyla, imkânlarla imkânsızlıkların kol kola gezdiği bir alan var.

Sınıf, benim için en kritik yer. Ülkenin yarınına dair söylenen her söz, o tahtaya yazılan cümle kadar anlamlı. Küçük bir şehir okulunda da olsan, büyük bir kampüsün içinde de dursan değişmiyor bu gerçek: Çocukların hayata bakışı, toplumun yönünü yavaş yavaş çeviriyor.

Burada yükseltilen ses, sadece bilgi aktarmıyor; cehaletin, kayıtsızlığın, “bana ne” duygusunun karşısına dikiliyor. Yoruluyorum elbette, kimi günler umutsuzluğa yaklaştığım da oluyor. Yine de sınıfa girdiğimde, gözlerin içindeki merak kıvılcımı, “devam et” diyen bir işaret gibi.

Vicdanın Terazisi

Hayat pahalılığını, geçim derdini, her ay tekrar başlayan hesabı yok sayamam. Aynı pazar fiyatlarına bakan, aynı faturalarla uğraşan biriyim. Fakat günün sonunda masama oturduğumda dönüp dolaşıp aynı soruya geliyorum:
“Bu koşullarda bile öğrencinin hakkını koruyabildim mi?”

Öğretmenliğe başladığım ilk yıllarda kendime koyduğum ölçü hâlâ değişmedi:
“Kendi çocuğumun öğretmeninden ne bekliyorsam, sınıfa giren her çocuk için onu yapacağım.”

Eksik kalan her şey olsun, bu eksik kalmasın istiyorum. Plan kağıdı kusursuz olmasa da olur; vicdanımdaki çizelge temiz kalsın yeter. Derse girdiğimde karşımda duran her öğrenciyi, ailesinin gözünden görmeye çalışıyorum. Evde kurulamayan cümleler, belki sınıfta kurulur umuduyla.

Sınıfta gösterilen adalet duygusu, teneffüste arkadaş ilişkilerine, oradan evin içine, sonra da toplumun geneline yayılıyor. Bazen küçük bir jest, bazen kurulan tek bir cümle, o günün bütün ağırlığını hafifletmeye yetiyor.

Manevi Doygunluk

Yıllar geçiyor, öğrenciler büyüyor, isimler birbirine karışıyor. Bir gün hiç beklemediğim bir anda sosyal medyadan bir mesaj geliyor, ya da sokakta biri önüme çıkıyor:
“Hocam, beni hatırladınız mı? Bir derste söylediğiniz bir cümle vardı, ben o gün karar verdim yönümü değiştirmeye.”

O an ne kadar değer biçerseniz biçin, aldığınız maaşın, yaptığınız ek dersin, tuttuğunuz nöbetin hiçbir karşılığı bu cümlenin yanına yaklaşmıyor.

İnsanın içini dolduran şey; yıllar önce ders anlatırken farkında bile olmadan kurduğu bir cümlenin, bir öğrencinin hayat çizgisine dokunmuş olması.

Kimi zaman yüzünü hatırlayamadığım bir öğrencinin sesini duyduğumda, içimden tek bir cümle geçiyor:
“Demek ki boşa gitmemiş.”

Bu satırları, kürsünün üstünden değil, tahta silgisine yaslanmış bir öğretmen olarak yazıyorum. Adı konmamış yorgunluklarımız, görünmeyen emeklerimiz, kâğıda dökülmeyen fedakârlıklarımız var. Buna rağmen her sabah yine aynı kapıdan girip yoklamayı alıyorsak, sebebi çok basit:

Bir çocuğun hayatında, küçücük de olsa bir dönüşüme vesile olabilmek.

Bugünü vesile bilip, sınıfında ışığı diri tutmaya çalışan bütün meslektaşlarımı saygıyla selamlıyorum.
Kalemi elinden düşmeyen, gözü öğrencisinden ayrılmayan, iç sesiyle kendi kendini denetleyen her öğretmene saygılarımla.
Öğretmenler günümüz kutlu olsun.

By Dr. Ahmet Yalkın

Dr. Ahmet YALKIN, 1979 yılında Yozgat-Boğazlıyan’da doğdu. İlk öğrenimini Yozgat’ta, orta öğrenimini ise Kayseri’de tamamladı. Lisans eğitimini Erciyes Üniversitesi Kimya Bölümü’nde, yüksek lisansını ise aynı alanda Bozok Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. 2024 yılında Mersin Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. Kariyerine 2002 yılında Yozgat Merkez Atatürk Lisesi’nde öğretmen olarak başlayan Yalkın, çeşitli eğitim kurumlarında öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulunmuştur. 2014 yılında atandığı Mezitli İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğü görevinin ardından, 2020 yılından beri Tarsus Üniversitesi’nde meslek hayatına devam etmektedir. Ahmet Yalkın, Avrupa Birliği, kalkınma ajansları ve sosyal-kültürel projelerde koordinatörlük yaparak çeşitli proje ve araştırmalara katkıda bulunmuştur. Fen bilimleri, özel eğitim ve kimya alanlarında bilimsel çalışmalar yürütmüştür. Ayrıca, Fütüristler Derneği ve Mersin Valiliği Proje Koordinasyon Birimi bünyesinde kurulan Mersin Geliştirme ve Araştırma Derneği (MERGAD) Yönetim Kurulu Üyesidir. Bilim ve sanat alanındaki yazılarını kişisel internet sayfasında paylaşmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir