Yaşayan vatanın adıdır “Gazi”.
Gazi kelimesi, gazâya ve gazveye katılan asker demektir. Kelimenin kökü; mücadeleyi uzaktan seyretmeyen, vatanını, milletini ve devletini korumak için canını ortaya koyan savaşçıya uzanır. Gazilik, cesaretin sözden harekete dönüştüğü yerde başlar.
İslamiyet öncesindeki Türk dünyası, savaşlarda yiğitlik gösterenlere “alp” adını verdi. İslamiyet’in kabulünden sonra alp tipi ortadan kalkmadı; gazi adıyla yeni bir anlam kazandı. Alplikten gaziliğe uzanan çizgi, Türk milletinin kahramanlık anlayışındaki devamlılığı gösterir. Alp, obasının önünde yürür; gazi, vatanının önünde durur.
Ad değişir, taşıdığı ruh değişmez. Namık Kemal’in ifadesiyle de şöyle ifade edilebilir:
Fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır.
Selçuklu çağında Tuğrul Bey, Çağrı Bey, Sultan Alp Arslan ve Kılıç Arslanlar ordularının başında sefere çıktı. Danişmend Gazi ile Saltuk Gazi, Anadolu’nun farklı bölgelerinde mücadele ederek adlarını tarihe bıraktı. Selçuklu hükümdarları için savaş, saraydan verilen bir emiden fazlasıydı. Hükümdar, ordusuyla aynı yolu yürüdü, aynı meydanda kılıç salladı; gerektiğinde yaralandı ve can verdi.
Osmanlı uçlarında aynı anlayış sürdü. Konuralp Gazi, Osmanlı’nın kuruluş yıllarında fetihlere katılan ve cesaretiyle adı şehirlerin hafızasına işlenen önemli bir alp gaziydi. Osman Bey ile Orhan Bey, gazi unvanını taşıdı. I. Murad Hüdavendigâr, Kosova’da savaş sahasında şehit düştü. Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman ordularıyla sefere çıktı. Devleti yöneten irade ile meydanda mücadele eden irade, uzun asırlar boyunca birbirinden ayrılmadı.
Türk askeri cepheye, eline yakılan kınayla ve vazifesini yerine getirme kararlılığıyla gider. “Ya şehit ya gazi” sözü, ölümü arzulamakla açıklanamaz. Vatan söz konusu olduğunda geriye kalan her şeyin teferruat sayıldığını anlatır. Şehitlik, verilen canın milletin toprağına karışmasıdır. Gazilik, aynı fedakârlığın bedende kalan iziyle vatana dönmesidir.
Millî Mücadele yılları, gazilik kavramına yeni bir tarihî derinlik kazandırdı. Mustafa Kemal Paşa, işgal karşısında milletin kaderini değiştiren mücadelenin başına geçti. İnönü’de İsmet Paşa, Doğu Cephesi’nde Kâzım Karabekir Paşa, Sakarya ve Büyük Taarruz’un hazırlığında Fevzi Paşa, süvari birliklerinin başında Fahrettin Altay, Batı Cephesi’nin kuruluşunda Ali Fuat Cebesoy görev aldı. Kara Fatma adıyla tanınan Fatma Seher Hanım, cepheden cepheye koştu, yaralandı ve esir düştü. Halide Edip, cephe karargâhında görev yaparak mücadelenin sesini taşıdı. Anadolu’nun isimsiz kahramanları ise kağnıyla cephane götürdü, yaralı taşıdı, aç kaldı, dondu fakat geri dönmedi.
Sakarya Meydan Muharebesi, 13 Eylül 1921’de zaferle sonuçlandı. İsmet Paşa ile Fevzi Paşa, 14’ünü 15 Eylül’e bağlayan gece Türkiye Büyük Millet Meclisine sundukları önergeyle Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya gazilik unvanı ve mareşallik rütbesi verilmesini teklif etti. Meclis, 19 Eylül 1921 tarihinde teklifi kabul etti. Mustafa Kemal Paşa, artık milletin huzurunda Gazi ve Mareşal olmuştu. Halâskâr Gazi unvanı da vatanı esaretten kurtaran iradenin tarih içindeki karşılığına dönüştü.
Gazi Mustafa Kemal, aldığı unvanı kendi şahsına ait bir paye olarak görmedi. Kazanılan zaferin gerçek sahibinin Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusu olduğunu söyledi. Gazilik unvanını, Sakarya’da toprağa kanını veren askere bağladı. Komutanın büyüklüğü, şerefi yalnız kendisinde toplamasında değil, ordusuyla paylaşmasında görüldü.
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra gazilik halkasına Kore ve Kıbrıs gazileri eklendi. Kore’nin dondurucu soğuğunda Kunu-ri’den Kumyangjang-ni’ye uzanan cephelerde savaşan Türk askeri, vatanından binlerce kilometre uzakta görev yaptı. Kıbrıs Barış Harekâtı gazileri, Girne kıyılarından Beşparmak Dağları’na ve Lefkoşa yoluna uzanan mücadelede Türk toplumunun güvenliği için canını ortaya koydu. Terörle mücadelede yaralanan askerler, polisler, jandarma mensupları ve güvenlik görevlileri aynı fedakârlık zincirine katıldı. Görevleri sırasında sağlıklarını kaybeden vazife gazileri, bedenleriyle ödedikleri bedeli ömürleri boyunca taşımaya devam etti.
Muharip gazi, harbe fiilen katılan askerdir. Savaş meydanından yaralanmadan dönmüş olması, yaşadığı tehlikeyi veya gösterdiği cesareti azaltmaz. Malul gazi; savaşta, harekâtta veya terörle mücadelede yaralanarak uzvunu ya da sağlığını kaybeden askerdir. Vazife malullüğü ise görevin sebep ve etkisiyle meydana gelen kaybı ifade eder. Hukuki adlandırmalar farklılaşsa da bütün tanımların merkezinde görev, cesaret ve fedakârlık bulunur.
15 Temmuz gecesi meydanlara çıkan vatandaşlar, vatanı koruma iradesinin yalnız askerî üniformaya bağlı olmadığını gösterdi. Gazilik, böylece milletin gerektiğinde kendi iradesini savunmak için nasıl ayağa kalkabildiğinin de adı oldu. Gazilik, yalnızca olayın sonunda verilen bir belge veya göğse takılan madalya değildir. Niyet, karar ve hareket, gaziliğin birbirinden ayrılmayan üç cephesidir. İnsan, vatanı uğruna canını vermeyi göze alarak yola çıkar. Mücadele sırasında uzvunu, sağlığını veya hayatının eski düzenini kaybedebilir. Gazilik unvanı, kaybın ardından verilen kuru bir teselli sayılmaz. Millet, uğruna ödenen bedeli tanıdığını ve unutmayacağını o unvanla ilan eder.
Toplumun gazilere ve şehit ailelerine karşı sorumluluğu bir tören günüyle sınırlanamaz. Devletin sunduğu haklar kadar günlük hayatta gösterilen saygı da önem taşır. Gazinin sağlık, ulaşım, çalışma ve toplumsal hayata katılım sorunlarıyla ilgilenmek vefanın gereğidir. Şehit ailelerinin acısına yabancı kalmamak ve emanetlerine sahip çıkmak, millet olmanın yüklediği bir vazifedir. Gaziler ile şehit aileleri, toplumu bir arada tutan birlik mayasıdır.
Yıllar önce Hollanda’nın Wageningen şehrinde şahit olduğum bir tören, gazilere gösterilen saygının toplum hafızasını nasıl diri tuttuğunu açıkça göstermişti. Wageningen, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Hollanda’daki Alman kuvvetlerinin teslim şartlarının görüşüldüğü şehir olarak her yıl 5 Mayıs’ta kurtuluş törenlerine ev sahipliği yapıyordu. Amerika’dan ve başka ülkelerden gelen savaş gazileri, dönemin askerî araçlarıyla nizami bir kortej hâlinde ilerleyerek halkı selamlıyordu. Sokakları dolduran insanlar, ilerlemiş yaşlarına rağmen törene katılan gazileri büyük bir coşkuyla karşılıyordu. Çocuklar el sallıyor, gençler alkışlıyor, yaşlılar gözyaşlarını saklamadan onları selamlıyordu.
Wageningen sokaklarında karşılaştığım manzara, savaşın yıkımını yüceltmiyordu. Halk, özgürlüğün hangi bedellerle kazanıldığını hatırlıyordu. Askerî araçlarla ilerleyen yaşlı gaziler, geçmişten bugüne ulaşan canlı birer hafıza gibiydi. Coşkunun kaynağında gösteri değil, vefa vardı.
Türkiye de gazilerini güzel unvanlarla ve saygı bildiren adlarla anmış; isimlerini şehirlere, okullara, kışlalara ve sokaklara vermiştir. Gazilerimizin adları dualarla ve hayırla yâd edilmiştir. Toplum içinde millî ve manevi değerlere karşı duyarsızlaşan, gaziyi ve şehit ailesini sıradan bir haber başlığına indiren bir kesimin oluşması ise ciddi bir tehlikedir. Tehlike, sayılarının büyüklüğünden önce hafızada açtıkları gedikten doğar. Millî hafıza zayıfladığında, vatanın hangi bedellerle korunduğu da unutulmaya başlar.
Mehmet Âkif Ersoy, Çanakkale’de toprağa düşen askerin değerini iki mısrada milletin vicdanına emanet eder:
“Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.”
Toprak, Âkif’in dilinde sıradan bir coğrafya olmaktan çıkar. Şehidin düştüğü yer vatana, askerin alnı ise ecdadın hürmetle eğildiği mukaddes bir hatıraya dönüşür. Gazinin taşıdığı yara ile şehidin üzerinde uyuduğu toprak, aynı fedakârlığın iki ayrı şahididir.
Kayıkçı Kul Mustafa’nın Genç Osman Destanı da Türk halk edebiyatının en eski ve güçlü kahramanlık anlatıları arasında yer alır. Bağdat kuşatmasında büyük yararlılıklar gösteren Genç Osman, yaşından büyük cesaretiyle halkın hafızasına yerleşmiştir. Destanın dili, yalnız Genç Osman’ı değil, onunla aynı safta yürüyen gazileri ve orduyu da konuşturur. Kahramanlık, ozanın sazında kuru bir övgüye dönüşmez; atın nalında, askerin yürüyüşünde ve gazinin kararında duyulur.
Murat Reis’e bağlanan dizeler, denizlerdeki aynı kararlılığı anlatır:
“Kalktı yelken eyledi Murat Reis,
Baş başa düşmana varırım demiş.
Kalyoncular, hazır olun gaziler,
Ya ser verir ya ser alırım demiş.”
Gazilerin dili, kararsızlığa yer bırakmaz. Baş vermekle baş almak arasındaki sınırı, vatanın selameti belirler. Deniz, kara veya gök fark etmez; gazilik iradesi, görev neredeyse orada ortaya çıkar.
Arif Nihat Asya’nın Bayrak şiiri, gazinin uğruna yürüdüğü değeri göğün mavisiyle, beyazla ve kızılın ateşiyle anlatır. Bayrak, kız kardeşin gelinliğinde sevince, şehidin son örtüsünde hüzne bürünür. Işık ışık yükselen, dalga dalga göğe yayılan al renk, milletin yaşadığı acıları ve kazandığı zaferleri üzerinde taşır. Şair, bayrağın destanını okur; gaziler ise o destanı canları ve kanlarıyla yazar.
Gazilik, geçmişin duvarında asılı kalmış bir hatıra değildir. Vatanın ihtiyaç duyduğu anda yeniden fiile dönüşen bir niyettir. Selçuklu akıncısında, Osmanlı neferinde, Sakarya askerinde, Kore ve Kıbrıs gazisinde, terörle mücadele eden güvenlik görevlisinde aynı niyet yaşamıştır.
19 Eylül, takvimdeki sıradan bir anma günü değildir. Tarih, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e verilen unvan üzerinden bütün gazilerin fedakârlığını milletin hafızasına kaydetmiştir. Türk milletinin görevi, gazisini yalnız alkışlamak değil; onu dinlemek, anlamak, haklarını korumak ve hatırasını gelecek nesillere taşımaktır.
Vefa, gazinin göğsünde parlayan madalyada yaşamaz.
Milletin hafızasında yaşar.
Vesselam.
