Aşık Veysel

Âşık Veysel Şatıroğlu ve Gönül Gözünün Aydınlığı

Bilim ve sanat dünyamıza yön veren, insanlığın ortak hafızasında iz bırakan isimlerle yolculuğumuz sürüyor. Yazı dizimizin yeni durağında, toprağın dilini saza, acının yükünü söze, karanlığın sessizliğini iç aydınlığına dönüştüren büyük halk ozanı Âşık Veysel Şatıroğlu var.

Veysel’in hayatı, yalnızca bir ozanın yaşam öyküsü gibi okunamaz. Eksilen yanıyla çoğalan, kaybın içinden derinleşen, gözleri kapanınca gönül ufku genişleyen bir insanın hikâyesi çıkar karşımıza. Sazıyla söylediği her söz, Anadolu’nun sabrından, yoksulluğundan, irfanından ve bitmeyen insan arayışından süzülür.

Yaşadığı çağı aşan insanların izini sürdüğümüz bu dizide, şimdi Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyüne uzanıyoruz. Bozkırın sert rüzgârına, uzun kış gecelerine, köy odalarında anlatılan hikâyelere, toprağın insana öğrettiği sabra kulak veriyoruz. Bir çocuğun gözlerinde kapanan dünyanın, gönlünde nasıl büyük bir kapıya dönüştüğüne bakıyoruz.

1894 yılında Sivrialan’da doğdu Veysel. Osmanlı’nın son dönemleri… Yoksulluğun, salgın hastalıkların, savaşların, göçlerin ve yoklukların insan hayatını çepeçevre sardığı yıllar. Henüz yedi yaşındayken çiçek hastalığına yakalandı. İki gözünü de kaybetti. Dünya, küçük bir çocuk için bir anda karardı. Fakat insanın dışındaki ışık söndüğünde, içeride başka bir kandil yanabiliyor. Veysel’in ömrü, içte yanan kandilin hikâyesi oldu.

Gözleri kapandı, kulağı derinleşti. Seslere, nefeslere, toprağın sessizliğine, insanın iç sızısına, annenin iç çekişine, babanın suskunluğuna, köy odasında dolaşan anlatılara yöneldi. Görmenin yalnızca gözle sınırlı kalmadığını, insanın bazen karanlıkta daha derin gördüğünü çocuk yaşta öğrendi.

Babası Ahmet Efendi, oğlunun yalnızlığa yenilmemesi için ona bir saz aldı. Belki de alınan saz, bir müzik aletinden çok daha fazlasıydı. Karanlıkla konuşmanın, hayata tutunmanın, iç dünyayı dışarıya açmanın yoluydu. Veysel önce Karacaoğlan’dan, Pir Sultan’dan, Dertli’den, Ruhsati’den beslendi. Halk şiirinin damarına kulak verdi. Ustaların izinden yürüdü. Sonra kendi sesini buldu. Gelenekten kopmadan, geleneğin içinde kendine ait bir yol açtı.

Âşık Veysel’in ömründe acı eksik kalmadı. Küçük yaşta gözlerini kaybetti. Gençliğinde anne ve babasını yitirdi. Evliliğinde terk edilmeyi, yalnızlığı, çocuk acısını yaşadı. Hayat, yüzünü çoğu zaman sert gösterdi. Veysel yaşadığı acıları öfkeye çevirmedi. İçinde bekletti, yoğurdu, söze dönüştürdü. Acının altında ezilmek yerine, acıdan insanı büyüten bir anlam çıkardı.

“Uzun ince bir yoldayım” dediğinde yalnızca kendi ömrünü anlatmadı. Doğumla ölüm arasında yürüyen insanı anlattı. Sevinciyle, yorgunluğuyla, kırgınlığıyla, umuduyla, varacağı yeri bilmeden yürüyen insanı… Hepimizin ayak bastığı ama çoğu zaman farkına varmadığı o yolu dile getirdi. Bu yüzden sözü kişisel bir ağıt gibi kalmadı; ortak bir insanlık yürüyüşüne dönüştü.

Âşık Veysel’in dünyasında toprak ana, öğretmen, sırdaş ve son duraktır. “Benim sadık yârim kara topraktır” derken yalnızca bir köylünün toprağa bağlılığını anlatmaz. Geldiğimiz yeri, beslendiğimiz kaynağı, sonunda döneceğimiz eşiği hatırlatır. Toprak, şiirinde hem hayatın gerçeği hem insanın haddini bildiği yerdir. İnsan ne kadar yükselirse yükselsin, gün gelir toprağa eğilir. Ne kadar sahiplenirse sahiplensin, gün gelir toprağa karışır.

Hızın, tüketimin, ekranların çoğaldığı çağda Veysel’in toprağa dair sözleri daha ağır duyuluyor. İnsan toprağı unuttukça kendine yabancılaşıyor. Gökyüzü, ekran ışıklarının arkasında kalıyor. Mevsimler, betonların arasında sessizleşiyor. Veysel bize toprağın sabrını, emeğin namusunu, doğanın döngüsünü hatırlatıyor. Şiirinde kavramların gürültüsü yok; insanla tabiat arasındaki yalın bağ var.

Veysel’in şiiri yalnız doğa ve ölüm çevresinde dönmez. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında halk kültürünün yeniden görünür olduğu bir dönemin güçlü seslerinden biri olarak karşımıza çıkar. Köyden çıkar; fakat sözü köy sınırlarında kalmaz. Sivrialan’dan yükselen ses, memleketin dört bir yanında yankı bulur. İnsan nerede yaşarsa yaşasın sevilmek, anlaşılmak, adalet görmek, barış içinde yaşamak, anlam bulmak ister. Veysel’in sözünü genişleten damar da buradan gelir.

1930’lu yıllar, hayatında yeni bir kapı açtı. Ahmet Kutsi Tecer’in Sivas’ta düzenlediği halk şairleri bayramı, Veysel’in tanınmasında önemli bir dönemeç oldu. Tecer, Veysel’de Anadolu’nun derin hafızasını taşıyan güçlü bir ses gördü. Saz, köy odalarından şehir meydanlarına, radyolara, okullara taşındı. Bir köy ozanı, memleketin ortak vicdanına seslenmeye başladı.

Sonrasında Köy Enstitüleri’nde saz öğretmenliği yaptı. Veysel, burada yalnızca saz çalmayı öğretmedi. Bir duyuş biçimini, insanı kavrama yolunu, Anadolu’nun sözlü hafızasını gençlere aktardı. Köy Enstitüleri toprağı, emeği ve bilgiyi yan yana getirirken; Veysel’in sazı sözü, sesi ve hayatı aynı telde buluşturdu. O sınıflarda yalnız ders yapılmadı; Anadolu’nun iç sesi genç yüreklere değdi.

Şiirlerindeki yalınlık, ilk bakışta kolay söylenmiş izlenimi verir. Oysa her mısranın arkasında büyük bir hayat süzgeci vardır. Süslü kelimelerin arkasına saklanmaz Veysel. Büyük hakikatleri sade cümlelerle söyler. Halk şiirinin gücü de burada saklıdır. Bir söz hem köy meydanında anlaşılır kalır hem yıllar sonra bir düşünce metni gibi yeniden okunur.

“Dostlar beni hatırlasın” derken faniliği kabullenmiş bir insanın vakur sesi duyulur. Kalıcılığın makamda, malda, gösterişte aranmayacağını anlatır. İnsandan geriye iz kalır, söz kalır, dokunduğu gönül kalır. Bugünün görünürlük çağında herkes hatırlanmak için bir işaret bırakmaya çalışıyor. Fotoğraflar, paylaşımlar, kısa parıltılar… Veysel’in önerdiği yol daha sade: Bir gönülde yer etmek.

Âşık Veysel’in insan merkezli dili, ayrımcılığa karşı güçlü bir itiraz taşır. “Beni hor görme kardeşim” derken dış görünüşe, engele, yoksulluğa, mezhebe, kökene göre insanı küçülten bakışları karşısına alır. Sesi yumuşaktır ama sözü nettir. İnsanı insan yapan, gözün gördüğünden çok gönlün taşıdığıdır.

Âşık Veysel’i yalnızca “gözleri görmeyen halk ozanı” diye anlatmak eksik kalır. Asıl mesele görmemesi değil, görme biçimidir. Sezgisiyle, iç sükûnetiyle, insanın özüne yönelen bakışıyla gördü. Karanlık onda bir kapanma hali yaratmadı; başka bir idrakin kapısını araladı. Gözleri dünyaya kapandı, gönlü insana açıldı.

Bugün sanat çoğu zaman hızla tüketilen bir içeriğe dönüşüyor. Şarkılar birkaç saniyelik kesitlere, şiirler sosyal medya cümlelerine, hayatlar vitrinlere sıkışıyor. Veysel’in sanatı aceleye gelmez. Bir tarlanın sürülmesini, bir tohumun filizlenmesini, bir yaranın kabuk bağlamasını bekler gibi dinlemek gerekir. Sazından gelen ses, hızın gürültüsüne karşı derinliğin sükûnetini taşır.

Veysel’in sazında gösteriş arayan eli boş döner. Orada teknik maharetin vitrini değil, hakikatin sesi vardır. Şaşırtmak istemez; uyandırmak ister. Sözün kalbe değmesi için süse ihtiyaç duymadığını bilir. “Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa” derken güzelliğin insanın iç dünyasında tamamlandığını söyler. Güzellik yalnızca bakılan yerde durmaz; bakan gönülde anlam kazanır.

Âşık Veysel, 1973 yılında hayata veda etti. Sivrialan’da doğduğu toprağa döndü. Bedeni sustu, sesi susmadı. Yollarda yürümeye, radyolarda çalmaya, sınıflarda anlatılmaya, yalnız insanların içinde yankılanmaya devam etti. Bazı sanatçıların ömrü takvimle bitmez. Sözleri başka hayatlarda yaşamayı sürdürür.

Bugün Âşık Veysel’i anmak, birkaç türküsünü dinlemekle sınırlı kalmamalı. Toprağa sadakati, insana saygıyı, acıya sabrı, farklılıklara hoşgörüyü, ölüm karşısındaki sükûneti yeniden düşünmek gerekir. Bıraktığı miras yalnızca sazın tellerinde aranmaz. İnsanın kendine sorduğu kadim sorularda da Veysel’in sesi duyulur: Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Bu yolda geriye ne bırakıyorum?

Çağın gürültüsü içinde Âşık Veysel hâlâ usulca konuşuyor.

Bağırmadan…

İncitmeden…

Gösterişe kaçmadan…

İnsan olmanın en yalın hâlini hatırlatıyor.

Sivrialan’da bir mezarda yatıyor şimdi. Fakat Anadolu’nun her yolunda ondan bir iz var. Bir tarlanın sabah sessizliğinde, köy odasının duvarında asılı sazda, öğretmenin öğrencisine öğrettiği türküde, yolcunun içinden geçirdiği mısrada…

Âşık Veysel’in adını anmak yetmez. Baktığı yerden bakmayı öğrenmek gerekir. Aksi halde geçmişin saygın bir figürü olarak saklarız onu. Yaşayan bir miras olarak taşıyamayız.

İnsan bazen gözleriyle bakar, hiçbir şey göremez. Bazen gözleri kapanır, bütün bir ömrü aydınlatır.

Anadolu’nun karanlığına içten bir kandil yaktın, “Dostlar beni hatırlasın”
Ömrü bir hakikat yürüyüşüne çevirdin, “Uzun ince bir yoldayım”
Sevmeyi suretten alıp gönlün derinliğine bıraktın, “Güzelliğin on para etmez”
Son sözü yine toprağa, yine insana söyledin, “Benim sadık yarim kara topraktır”

Âşık Veysel, gönül gözünün aydınlığıdır.

Vesselam.

By Dr. Ahmet Yalkın

Dr. Ahmet YALKIN, 1979 yılında Yozgat-Boğazlıyan’da doğdu. İlk öğrenimini Yozgat’ta, orta öğrenimini ise Kayseri’de tamamladı. Lisans eğitimini Erciyes Üniversitesi Kimya Bölümü’nde, yüksek lisansını ise aynı alanda Bozok Üniversitesi’nde gerçekleştirdi. 2024 yılında Mersin Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. Kariyerine 2002 yılında Yozgat Merkez Atatürk Lisesi’nde öğretmen olarak başlayan Yalkın, çeşitli eğitim kurumlarında öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulunmuştur. 2014 yılında atandığı Mezitli İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğü görevinin ardından, 2020 yılından beri Tarsus Üniversitesi’nde meslek hayatına devam etmektedir. Ahmet Yalkın, Avrupa Birliği, kalkınma ajansları ve sosyal-kültürel projelerde koordinatörlük yaparak çeşitli proje ve araştırmalara katkıda bulunmuştur. Fen bilimleri, özel eğitim ve kimya alanlarında bilimsel çalışmalar yürütmüştür. Ayrıca, Fütüristler Derneği ve Mersin Valiliği Proje Koordinasyon Birimi bünyesinde kurulan Mersin Geliştirme ve Araştırma Derneği (MERGAD) Yönetim Kurulu Üyesidir. Bilim ve sanat alanındaki yazılarını kişisel internet sayfasında paylaşmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir