Bilim ve düşünce insanlarının izini sürdüğümüz yolculuğumuzun bu durağında, hakikatin peşinde geçen ömrünü kütüphanelerin asude derinliklerine adamış bir tefekkür abidesine kulak veriyoruz. Cumhuriyet’in fikir dünyasında yankı bulan en güçlü seslerden biri olan Cemil Meriç, zihnindeki parıltıyı karanlığın içinden süzüp çıkararak bir devrin ufkunu aydınlatmıştır. Yaşadığı çağda bir zihin meşalesi taşıyan bu muazzam deha, bilinmeyene ışık tutmakla kalmamış, susturulan gerçekleri kelimelerin asaletine büründürerek günümüze taşımıştır. Yazı dizimizin bu halkasında, Meriç’in fildişi kulesinden yükselen yankılara, ideolojilerin ötesine geçen mücadelesine ve ardında bıraktığı derin izlere yakından bakacağız.
Yalnızlık ve Kitaplara Sığınan Bir Çocukluk
Hatay’ın kozmopolit ikliminde, 1916 yılında başlayan bu hayat serüveni, yazarın kendi tasviriyle “başsız ve sonsuz bir hatıralar yığınıdır”. Anadolu’nun ücra bir kasabasında, sevgisizliğin ve dışlanmışlığın kol gezdiği bir aile ortamında, hayata küsmüş bir yargıç babanın ve dış dünyaya kapalı bir annenin yanında büyüyen Meriç, “itilmiş ve kakılmış” olmanın derin sancısını ruhunun merkezine yerleştirmiştir. Çevresine ve toplumuna yabancılaşan bu çocuk ruhu için kitaplar, kaçıştan ziyade bir varoluş kalesi hükmündedir. Edebiyata ve düşünceye yönelişi, hür bir tercihten ziyade zalim bir gerçekliğin yarattığı boşluğu doldurma mecburiyeti olarak şekillenmiştir. Zihnindeki ilk fırtınalar, onu hayatın sert köşelerinden koruyan kağıttan bir zırh gibi kuşanmasını sağlamıştır.
“Lisem Üniversitemdir”
Eğitim hayatının en verimli ve istikamet belirleyici durağı olan Antakya Sultanisi, genç dimağın dünya kültürleriyle tanıştığı ilk gerçek laboratuvar niteliğindedir. Tarih ve Arapça dışındaki derslerin Fransızca işlendiği bu atmosfer, Meriç’e Batı düşüncesinin kapılarını sonuna kadar açan bir anahtar sunmuştur. Mesut Fâni ve Memduh Selim gibi abidevi şahsiyetlerin rehberliğinde şekillenen bu yıllar, bir yandan Divan edebiyatının inceliklerini keşfettiği, diğer yandan Fransız klasiklerinin rasyonalizmiyle tanıştığı muazzam bir inşa sürecidir. Lise yılları, bir hazırlık evresi olmaktan öte; farklı medeniyetlerin birbiriyle konuştuğu, akademik disiplinin karakterle bütünleştiği bir vizyonun ilk adımlarıdır.
İmandan Şüpheye, Maddecilikten Evrenselliğe
Düşünce dünyası fırtınalı denizlerin ve bitmek bilmeyen arayışların coğrafyasıdır. Lise yıllarında karşılaştığı “Madde ve Kuvvet” eseriyle geleneksel kabullerinden koparak ateizmin kıyılarına vuran Meriç, sonrasında Marx ve Engels’in metinleriyle maddeciliğin sınırlarını zorlamıştır. Marksizm’i bir kurtuluş reçetesi gibi haykırdığı o mahkeme salonları, aslında ideolojik bir aidiyetten ziyade, toplumda bulamadığı adaleti ve sevgiyi arayan bir ruhun derin feryadıdır. Sınıf kavgasını bilimsel bir gerçeklikten öte, insanlığın ortak acısını dindirecek bir imkân olarak görmüş ancak hiçbir zaman bir ideolojinin dar kalıpları içine hapsolmayı kabul etmemiştir.
Fildişi Kule
“Fildişi Kule” imgesi; sanatın, hakikatin ve evrensel bilginin damıtıldığı yüce bir mertebenin adıdır. Batı’nın sömürgeci zihniyetinden ve kendinden menkul dogmalarından yorulan zihni, nefes alabileceği yeni ve daha derin ufuklar aramıştır. Balzac’ın toplumsal çözümlemelerinden İbn Haldun’un tarih felsefesine, Saint-Simon’un vizyonundan Hint dünyasının kadim bilgeliğine uzanan bu yolculuk, mutlak hakikati bulma iradesidir. Hint felsefesiyle kurduğu bağ, tüm inançlara ve düşüncelere söz hakkı tanıyan o geniş yürekli evrenselliğin bir yansıması olarak tebarüz etmiştir.
Karanlığın İçindeki Işık
Hayatının en trajik kırılma noktası olan 1955 yılı, fiziksel dünyayı gören gözlerin yerini zihnin ve kalbin derin görüsüne bıraktığı bir milattır. Görme yetisini kaybetmesiyle başlayan zifiri karanlık, Meriç için içsel bir aydınlanmanın başlangıcı olmuştur. Paris’teki tedavi süreçlerinde yaşadığı derin ümitsizlik, yerini kısa sürede kelimelerin sarsılmaz hükümranlığına bırakmıştır. Işık maddeden manaya hicret etmiş; o güne kadar biriktirdikleri, karanlığın içinden yükselen muazzam fikir anıtlarına dönüşmüştür. En hacimli eserlerini bu mutlak sessizliğin içinde, talebelerine dikte ettirerek telif etmiş, görmeyen gözlerine rağmen bir devrin gören gözü olmayı başarmıştır.
Zihinsel Dönüşümler ve Değişmeyen Hakikat
İnsanların geçmişlerinde, yaşayışlarında, hayat tarzlarında ve sanat anlayışlarında zaman içinde pek çok farklılık baş gösterebilir. Tıpkı Cemil Meriç’in hayatının farklı yıllarında imandan şüpheye, maddecilikten Marksizm’e ve oradan da Hint felsefesinin derinliklerine uzanan farklı düşünce duraklarına uğraması gibi, tarihteki diğer büyük düşünce adamlarının serüvenlerinde de bu kaçınılmaz zihinsel dönüşümleri görürüz.
Asıl mesele, değişimin kendisinden korkmak değil, “kendini ölçüye vurabilmek” iradesini göstererek bu ruh ve fikir evrimini dürüstçe, mağdurluk numarasına yatmadan tahlil edebilmektir.
Yunan filozof Herakleitos’un evrendeki sürekli değişim ve akışı ifade eden sözünde belirttiği gibi: “aynı nehirde iki kere yıkanılmaz”.
İnsanın düşünceleri, savunduğu ideolojiler ve dünyaya bakışı zamanın coşkun akışıyla dalgalanıp değişebilir. Ancak bu fırtınalı fikir değişimlerinin ortasında sarsılmayan, pusula gibi sabit kalan tek bir mutlak gerçek vardır: İnsanlığın evrensel ahlaki değerleri ve o kadim insanlık töresi. İşte Cemil Meriç’in bütün o zikzaklarının, buhranlarının ve fildişi kulesindeki bitmek bilmez arayışlarının ardında yatan asıl erdem, değişen fikirlerin ötesindeki bu değişmez insani değerlere ulaşma çabasıdır.
Kendini Ölçüye Vurabilmek
Cemiyetin “üvey evladı” olarak nitelenen, üniversite kürsülerinde kendisini bir “tufan öncesi ucube” gibi hisseden bu büyük mütefekkir, modern insana “Kendini Ölçüye Vurabilmek” şeklinde formüle edilen bir pusula bırakmıştır.
Mağduriyet edebiyatına sığınmadan, geçmişi objektif bir şuurla ve entelektüel bir dürüstlükle değerlendirme gerekliliği, onun en büyük öğretisidir. Eserleri, bugün de ideolojik körlüklerle malul bir toplum için hakikate giden yolda bir köprü vazifesi görmektedir. Fildişi kulesinde inşa ettiği muazzam tefekkür kalesi, tufanlardan kurtulmak isteyen her arayışçı ruh için güvenli bir liman olma vasfını sürdürmektedir.
Hakikate giden yolun her türlü önyargıdan arınmakla mümkün olduğunu hatırlatan Meriç, hayatı boyunca sergilediği vakar dolu duruşuyla kelimeyi bir keşif ışığı olarak kullanmıştır. Düşünce tarihimizin en kıymetli referans noktalarından biri olan bu miras, evrensel bilgiye açılan kapıda nöbet tutmaya ve geleceği inşa edecek hür dimağlara pusula olmaya devam etmektedir.
İdeolojilerin dar gömleklerinden sıyrılıp “kendini ölçüye vurabilen” bir düşünce iklimini tesis etmek, modern Türk entelektüeli için bugün hâlâ en büyük meydan okuma mıdır?
Vesselam.
