İnsanlar geçmiş on binlerce yılda zekâlarını kullanarak dünyanın en belirleyici varlıkları hâline geldiler. Bugün elimizin altındaki bilgi, teknoloji ve araçlar bu yükselişin sonucu gibi görünse de aslında daha doğru ifade şudur: Bunların hepsi insan zihninin dışarıya taşmış hâlidir. Çünkü insanın doğuştan taşıdığı üstünlük, bir aslanın pençesi ya da bir yılanın zehri gibi bedensel bir silah değildir; insanın asıl gücü düşünmesindedir.
Doğa ona boynuz, diken, kalın deri vermemiş olabilir ama ona aklı, merakı ve öğrenme kabiliyetini vermiştir. İnsan, tam da bu yüzden eksiklerini fark edip onları tamamlamayı öğrenen; kendi sınırlarını kendi elleriyle genişleten bir varlığa dönüşmüştür.
Hayvanlar çoğu zaman fiziksel kabiliyetleriyle ayakta kalır; insan ise zihniyle ayakta kalır ve ilerler. Pençesi yoksa taş yontar, dişi zayıfsa mızrak yapar, soğuktan korunmak için ateşi denetler, barınak kurar, sonra barınakları şehirlere dönüştürür. Fakat insanı yalnızca “alet yapan varlık” diye anlatmak eksik kalır. Çünkü insan sadece yapmaz; neden yaptığını düşünür, yaptığı şeyi geliştirir, biriktirir ve kuşaktan kuşağa aktarır.
İşte medeniyet dediğimiz şey, bir kişinin zekâsından çok daha fazlasıdır; milyonlarca insanın yüzyıllar boyunca üst üste koyduğu aklın, tecrübenin ve arayışın toplamıdır. Bir Mısırlı mimar, bir Çinli mucit, bir Arap matematikçi, bir Avrupalı mühendis…
Hepsi, insanın “daha iyi” olmak için verdiği mücadelenin birer halkasıdır.
Bu arayışın en güçlü yakıtı ise hayal kurma gücüdür. Hayal kurmak, henüz ortada olmayanı zihinde var edebilmek demektir; insan önce düşüncede aşar sınırlarını, sonra gerçekte genişletir. Leonardo da Vinci’nin uçuş üzerine çizimleri, yalnızca bir ressamın merakı değildir; insan zihninin “olmayana bakma” cesaretidir.
Defterleri açıp baktığımızda görürüz: Kuşları inceliyor, kanatların nasıl çalıştığını anlamaya çalışıyor, sonra bu bilgiyi makinelere uygulamaya çalışıyor. Bugünün uçaklarına doğrudan mühendislik bağı kurmak zorunda değiliz; ama şunu görürüz: İnsan, gökyüzüne bakıp “uçabilirim” diye düşündüğü anda, kendi kaderini de yeniden yazmaya başlamıştır. Aynı şekilde Nikola Tesla’nın elektriğe dair vizyonu da yalnızca teknik bir başarı değildir; insanın karanlığı aydınlığa çevirme iradesidir. Teknoloji dediğimiz şey, çoğu zaman bir cihazdan önce bir fikir olarak doğar; ve o fikir, insanın “imkânsız” dediği şeyi “mümkün” kılma çabasından çıkar.
Bilim insanlarının bize gösterdiği en önemli şey ise zekânın nasıl çalıştığı değil; insanın nasıl “insan kaldığıdır” da. Marie Curie’nin hayatına baktığımızda, yalnızca keşifler görmeyiz; aynı zamanda azmi, disiplinini ve bedel ödemeyi göze almış bir karakteri görürüz. Radyoaktiviteyi keşfetmek için yıllarca çalışmış, sağlığını feda etmiş, ama hiçbir zaman bilgisini gizli tutmamış, hatta başkalarının da keşfetmesine yardımcı olmuştur.
Bilgiye ulaşmanın romantik bir yolculuk değil, çoğu zaman yorucu, yalnız ve inat isteyen bir emek olduğunu hatırlatır. Albert Einstein’ı yalnızca “dâhi” diye anmak kolaydır; ama onu asıl ilginç kılan şey, merakının yanında ahlaki kaygılarının da olmasıdır.
Atom bombasının yapılabileceğini anladığında, hükümetlere mektup yazarak uyarıda bulunmuştur. İnsan, yaptıklarının sonuçlarını düşünmeye başladığı noktada yalnızca zeki değil, sorumlu bir varlık olur. Bilimsel güç arttıkça vicdanın da büyümesi gerektiğini bize en net anlatan örneklerden biri, tam da bu ikilemin çağında yaşayan insanlardır.

Sanatçılar ise insanın başka bir boyutunu gösterir: Duygu ve anlam. Çünkü insan yalnızca çözüm üreten bir makine değildir; acı çeken, sevinen, özleyen, düşünen, sorgulayan ve bütün bunları ifade etmek isteyen bir varlıktır. Beethoven’ın işitme kaybına rağmen besteler yapmayı sürdürmesi, teknik bir “başarı hikâyesi” olmanın ötesindedir; insan ruhunun teslim olmamayı seçmesidir. Sağlığını kaybetmiş, dünyayı duyamaz hâle gelmiş bir insan, yine de müzik yaratmaya devam eder. Çünkü müzik, onun için yalnızca ses değildir; ruhunun konuşmasıdır.
Frida Kahlo’nun yaşadığı fiziksel acıyı resme dönüştürmesi, sadece kişisel bir hikâye değildir; insanın kırıldığı yerden de bir anlam çıkarabilme gücüdür. Ağrısını tuval üzerine dökünce, sadece kendi acısını değil, bütün insanlığın acısını da ifade etmiştir. Ya da Dostoyevski’yi düşünelim: İnsan doğasının karanlık tarafını anlatırken bile aslında insanın içindeki vicdanı, çelişkiyi ve arayışı ortaya çıkarır. “Suç ve Ceza”da bir katili anlatırken, aslında insanın ne kadar karmaşık, ne kadar çelişkili, ne kadar “insan” olduğunu gösterir. Sanat, insanı hayvandan ayıran şeylerden biridir çünkü insan, yaşadığını yalnızca yaşamaz; yaşadığına bir isim verir, bir biçim verir, bir anlam kurar.
Burada “insan olmak” ile “insan kalmak” arasındaki fark daha da görünür hâle gelir. İnsan olmak biyolojik bir durumdur; insan kalmak ise ahlaki bir tercihtir. Zekâ, insanı zirveye taşıyabilir; ama zekâ vicdanla birleşmezse insanı insanlığından da edebilir. Tarihte bunun sayısız örneği vardır: Bilgi ve güç büyüdükçe, onu hangi amaçla kullandığımız belirleyici olur.
Oppenheimer, atom bombasının yapılmasında rol oynadıktan sonra, hayatının geri kalanında pişmanlık ve vicdan azabı yaşamıştır. Yaptığı şeyin gücünü anladığında, insanlığın bu gücü nasıl kullanacağından korkmaya başlamıştır. O yüzden insanın üstünlüğü, yalnızca “yapabilmesi” değildir; yapabildiği hâlde yapmamayı seçebilmesidir. Haksızlığa sessiz kalmamak, güçlüyken adil kalmak, çıkar mümkünken dürüst kalmak… Bunlar teknolojiyle ölçülmez; ama insanlığın gerçek ölçüsü tam da buradadır.
İnsan, sınırları genişledikçe daha çok şeye gücü yeten bir varlığa dönüşür; fakat daha çok şey yapabilmek, daha iyi biri olmak anlamına gelmez. Bilim bize imkân verir, sanat bize derinlik kazandırır, felsefe bize soru sorar; ama insan kalmak, her gün yeniden verilen bir karardır.
Leonardo’nun hayali, Tesla’nın vizyonu, Curie’nin emeği, Beethoven’ın direnci, Dostoyevski’nin derinliği bize şunu fısıldar: İnsanı büyük yapan sadece zekâ değil; o zekâyı taşıyan karakterdir. Çünkü insanlık, alkışın olduğu yerde değil, kimsenin görmediği yerde verilen kararlarla büyür. Bir bilim insanı, bilgisini gizli tutabilir ya da paylaşabilir; bir sanatçı, acısını kendi içinde tutabilir ya da dünyayla paylaşabilir; bir insan, haksızlığa karşı çıkabilir ya da sessiz kalabilir. Her seçim, insanı biraz daha insan yapan ya da biraz daha uzaklaştıran bir adımdır.
Sonuçta insanın hikâyesi, sadece doğayı yenme hikâyesi değildir. Asıl hikâye şudur: İnsan, kendi içindeki hayvani tarafı da yönetebildiği ölçüde insandır. İnsan olmak bir başlangıçtır; insan kalmak ise her gün yeniden verilen bir karardır.
Zekâ bizi ileri götürür, ama insanlık bizi ayakta tutar. Ve belki de çağımızın en büyük meselesi şudur: Teknolojinin hızına yetişmek kadar, insan olmanın ve insan kalmanın değerini de koruyabilmek. Çünkü bir gün, insanlık tarihine bakacak olan nesiller, bizi yalnızca “ne yaptığımız” için değil; “neden yaptığımız” ve “yapabildiğimiz hâlde yapmadığımız” şeyler için de yargılayacaktır.
Vesselam.
